19 Mayıs: Millete ulaşmak
1918 sonları... Kasım ayı...
Mondros imzalanmış, ordu terhis edilmiştir. Memlekette yalnızca düşman askerleri değil, daha da tehlikelisi, umutsuzluk ve yılgınlık dolanmaktadır.
O günlerde Vakit gazetesinde Mustafa Kemal’le yapılan bir söyleşi yayınlanır. Vakit’in yayınlamaya cesaret edemediği bir bölümü burada aktaralım.
Gazetecinin soruları bittikten sonra Mustafa Kemal’le aralarında şu konuşma geçer:
– Bana soracağınız sualler bundan mı ibaret?
– Evet Paşam.
– İçinde bulunduğumuz şu elim vaziyetten nasıl kurtulacağımızı, bu uğurda neler yapmaklığımız lâzım geleceğini merak etmez misiniz?
Gazeteci böyle bir şey sormayı aklının ucundan bile geçirmediği için şaşırarak şöyle der:
– Mağlup olmuş, elinden silahı alınmış, dünyanın en büyük devletleri tarafından toprakları işgal edilmek bedbahtlığına uğramış bir milletiz... Kurtuluşumuz bir mucizenin zuhuruna bağlı. Bugün için ne yapılabilir ve bendeniz ne sorabilirim Paşam?
– Beni dinleyiniz fakat söylediklerimi yazmayınız. İngiltere, tarihinin hiçbir devresinde bugün olduğu kadar büyük gaileler içinde değildir.
Mustafa Kemal işgalci ülkelerin güçlü ve zayıf yanlarını bir bir analiz eder, ardından sözlerini bağlar:
– İtilaf devletlerinin bu zayıf anından istifade etmek lazımdır. Anadolu’ya geçmek, millete ulaşmak, oradaki kuvvetleri organize etmek ve derhal mücadeleye başlamak icap eder. Yurdumuzun kurtulması buna bağlıdır.
– Ya onların kuvvetleri?
– Onlar, topraklarımıza bir tek asker dahi çıkaramazlar...
Mustafa Kemal’i şaşkınlıkla dinleyen gazeteci arkadaşlarına olayı şöyle anlatır:
– Ben demiyor muydum size “tatbik ve icraatı gayri mümkün fikirler taşır, fevkalade ataktır” diye. Yok Anadolu’ya geçmeli, kuvvetleri organize etmeli, milleti esaretten kurtarmalıymışız. Görüyor musunuz hayalperestliği, İstanbul yabancı askerlerle dolu, o hâlâ “topraklarımıza bir tek yabancı asker çıkarılamaz” diyor!
Mustafa Kemal bir tek Türk’ün kendisine güvendi
Mustafa Kemal dediklerini yapar. 19 Mayıs’ta Samsun’a çıkar, Türk milletine ulaşır, Türk’ü örgütler ve yenilmez denen düşmanı kovalar.
Mustafa Kemal’in tüm bunları başarabilmesinin önemli bir temeli vardır.
O, Türk’e inanır, Türk’e güvenir.
Ankara’ya geldiğinde kilometrelerce uzayan Anadolu toprağını arkadaşlarına göstererek şöyle der: “Siz buraya bakınca çorak bir bozkır görüyorsunuz. Ben ise kaderini eline almış Türk milletinin yapabileceklerini görüyorum...”
Mustafa Kemal’in kararlılığının, kendine güveninin ve milletine güveninin altında derin bir ideolojik duruş vardır: Milliyetçilik...
O dönem “millete güvenmek”, “Türk’e dayanmak” başlı başına yeni bir ideoloji ortaya koymak anlamına geliyordu.
Çünkü işgale karşı çıkanlar arasında bile mandacılık hakimdi ve “millete dayanmak” onlar için hayalcilikten öte bir şey değildi.
Bir yanda işgalcilerle işbirliği içinde olanlar, öbür yanda işgale karşı çıkan ama ümitsizlik içinde Amerikan mandasından medet umanlar. Sanki başka bir seçenek olamazmış gibiydi...
Mustafa Kemal’in Sivas Kongresi’nde ifade ettiği gibi “Bir kişi de çıkıp ‘Ya istiklâl ya ölüm’ diyemiyor”du.
Ve bu çaresizlik içinde Mustafa Kemal Samsun’a çıktıktan sonra, 22 Mayısta şu telgrafı çeker ordu kumandanlarına:
“Bütün umutlar kaybolmuş değildir. Memleketi bu durumdan ancak Türk Milletinin mukavemet azmi kurtarabilir.”
Bir ay sonra, 22 Haziranda ise Amasya’da şu genelgeyi yayınlayacaktır: “Vatanın bütünlüğü tehlikededir. Ancak bu tehlikeden milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.”
Bu, yepyeni bir söylem, yepyeni bir bakıştır. Millete dayanan bir kurtuluş öngörmektedir. Ve, her tür işbirlikçi ve teslimiyetçi fikre karşı tam bağımsızlıktan bahsetmektedir.
Milliyetçilik: Türk’ü örgütlemenin ideolojisi
Mustafa Kemal’den öğrenecek çok şey var. 19 Mayıs’tan da...
Hele hele bugün yaşadıklarımız 19 Mayıs öncesine, 18 Mayıs’a bu kadar benziyorsa.
Nutuk’un en başında çizilen Manzarayı Umumiye’den ne farkı var Türkiye’nin?
Çıkış yolumuz da yine Mustafa Kemal’in çizdiği gibi olmalı: Millete ulaşmak, milletin azim ve kararına güvenmek, millete dayanmak...
Milliyetçiliği de bu zeminde tanımlamak gerekiyor. Çünkü milliyetçilik milleti örgütlemenin ideolojisidir.
Ancak Mustafa Kemal’den 90 yıl sonra, 2009 yılının 19 Mayısında, millete dayanan, milletin ideolojisi olan bir milliyetçiliğin bırakılmadığını görüyoruz.
Milleti ayağa kaldırmak için öncelikle milliyetçiliği yeniden örgütlemek gerekiyor.
Bu yüzden, milliyetçilik üzerinde yapılan çarpıtmalarla da mücadele etmek gerekiyor.
ABD’nin yarattığı ucube: Ülkücülük
Emperyalizm, özellikle de ABD, üç akımı Türkiye’nin başına bela etti. Böylece milliyetçilik antiemperyalizmden kopartıldı:
- Ülkücülük
- Mason Atatürkçülüğü
- Avrasyacılık
Bu üç akımdan en tehlikeli ve en yaygın olanından başlayalım: Ülkücülük.
Ülkücülük, ABD’nin Türkiye’de bizzat örgütlediği faşist bir hareket. Ancak misyonu devrimci hareketleri bastırmak için faşist şiddete başvurmakla sınırlı değil. Bir ikinci misyonu da sol hareketi milliyetçilikten koparmaktı.
Bu açıdan, MHP iki yanlı uğursuz bir rol üstlendi. Bir yandan milliyetçiliği sol düşmanı, Amerikancı bir akım haline getirmeye çalışıyordu. Bir yandan da solun 12 Mart’tan sonra milliyetçilikten kopuşunu körüklüyordu.
Böylece 40’lardan bu yana ABD tarafından örgütlenen ülkücü hareket; Türkiye’de antiemperyalist olmayan, katıksız Amerikancı, solculuk ve devrimcilik karşıtı sözde bir milliyetçi akım yarattı.
Bu ucube akım, Türk’ün milliyetçi hislerini istismar etti. Seçim meydanlarında ipler atarak Apo’nun asılmasını istedi. Ama bu partinin eylemleri hep milliyetçilik karşıtı oldu:
-Apo’nun asılmaması için idam cezasını kaldıran hükümette yer aldı.
-Meclis’te DTP’lilerin elini sıkarak PKK’nın Meclis’teki varlığını meşrulaştırdı.
-Güneydoğu’da Kürtçe konuşmalar yapılan parti kongreleri düzenledi.
-“Kürt köylerinde Kürtçe propaganda yapılabilir” diye genelge yayınladı.
-Erciyes Kurultayı’nda Kürtçe halaylar çekti...
MHP’nin şu ucube milliyetçiliğinin, yani ülkücülüğün Türkiye’ye çok zararı dokundu. Bırakın Türk milliyetçiliğini örgütlemeyi, milliyetçi yükselişin önüne geçti. Şehit cenazelerinde tepkisini ortaya koyan Türk’ü “itidal”e çağırdı. Kendi tabanına da sakin olup evinde oturma talimatı verdi.
Bu açıdan, 60 yıllık ülkücü hareketin tarihi Türkiye’de milliyetçiliği yok etme çabasından başka bir şey değildir.
Son noktayı ise Obama’nın karşısında iki büklüm duran Bahçeli koydu. Zaten ABD’nin yarattığı bir hareketin Obama karşıtı olmasını beklenilmemeli. Ancak Obama’nın elini sıkarken iki büklüm duran Bahçeli’yi, Obama’nın karşısında dimdik durup bir de eline antiemperyalist bir kitap tutuşturan Chavez’le karşılaştırmayı öneririz. Milliyetçi öyle değil böyle olunur! Chavez bir dünya gerçeğini daha bize göstermiş oluyor: Solcu olunmadan milliyetçi olunamaz...
Çünkü solcu olmadan antiemperyalist olunamaz. Antiemperyalizm de milli olmanın, milliyetçi olmanın bir numaralı şartıdır.
Bu açıdan Türk’ü örgütlemenin ilk aşaması milliyetçiliği MHP’nin ucubeliğinden kurtarmaktır. Milliyetçilik, MHP gibi yapılmaz.
Mason Atatürkçülüğü: Çağdaş teslimiyetçilik
Obama’nın gelişi başka bir ucubeyi daha yakından tanıma fırsatını verdi. Atatürkçü olduğunu iddia eden kimileri Obama’nın AKP’yi devirmesi için çağrılarda bulunuyordu. Cumhuriyet gazetesinden CHP’sine, Obama’nın karşısında beli bükülen bir kesim daha çıktı karşımıza.
Ama günümüz Amerikancı Atatürkçülerini, Atatürk dönemi Amerikancılarına benzetmek çok doğru olmaz. Onlar olsa olsa 18 Mayıs’taki İngilizcilere benzeyebilir. İngiliz sefirinin karşısında titreyerek aman dileyen, İzmir işgal edildiğinde, askerine teslim ol dedikten sonra İngilizlere koşturup yalvaran yakaran Damat Ferit’lerden ne farkları var?
Damat Ferit’ler o günün koşullarında işgalci bir emperyalisti daha az işgal etmesi için “ikna” etmeye çalışıyordu. O dönemin teslimiyetçiliği bunu gerektiriyordu.
Bugünün teslimiyetçileri ise dün Bush’tan aman diliyordu. Bugün ise Obama’dan... Gelsin ABD Türkiye’yi AKP’den kurtarsın!
Bu teslimiyetçilik ABD güdümünde yaşamaktan hiç de rahatsız olmayacaklarını gösteriyor.
Peki Türk esir yaşayabilir mi?
Yaşayamaz!
Türk’ün dağıldığı, gerilediği, parçalandığı çok dönem olmuştur tarih boyunca. Ama Türk, hiçbir zaman esir yaşamayı onuruna yedirememiştir.
Bu yüzden Obama’nın karşısında bugün el pençe divan duran, ondan medet uman Deniz Baykal’lar, İlhan Selçuk’lar, öncelikle Türk’ün binlerce yıllık karakterine hakaret ediyorlar.
Öyleyse Türkiye’de Atatürkçülüğü bu isimlerden kurtarmak ve teslimiyetçiliğe karşı milliyetçiliği, yani Türk’ün dirilişini savunmak gerekiyor.
Çağdaş mandacılık: Avrasyacılık
Milletimizin başındaki başka bir bela ise Avrasyacılık. 5-6 yıl önce, özellikle Süleymaniye’de askerlerimizin başına çuval geçirilmesinin ardından Türk milletindeki Amerikan karşıtlığı %90’lara varmıştı.
İşte tam o günlerde, başka bir ucubeyle karşılaştık: Avrasyacılık...
Türkiye’de Amerikan karşıtlığının zirve yaptığı bir dönemde Türkiye’nin ABD’ye karşı Rusya ile ittifak yapması gerektiği propagandası başladı. Bu propagandayı Perinçek’in yapması da bir tesadüf değildi. Kürtçülük, Alevicilik, Atatürk düşmanlığı gibi virüsleri solun içine sokan oydu. Avrasyacılığı Türkiye’ye sokan da o oldu.
Ve Amerikan karşıtlığı antiemperyalizme dönüşmesin diye Avrasyacılık örgütlendi.
Sivas Kongresi’nde Amerikan mandasını savunanlara ne çok benziyor değil mi? Mustafa Kemal Sivas’ta bu mandacı görüşlerle hesaplaşmış ve başka bir emperyalist güce değil, sadece ve sadece Türk’ün gücüne güvenen antiemperyalist bir çizgi oluşturmuştu.
Kuşatılan Türk’ü milliyetçilik kurtarır
Sonuç olarak Türk milletine dayatılan üç ucubeden hesap sorulmalı, gerçek milliyetçilik örgütlenmelidir.
Çünkü Türk dört bir yandan saldırı altındadır.
Türk, Kıbrıs’ta devletini yitirmek üzeredir.
Türk, Azerbaycan’da Ermeni işgali altında inim inim inlemektedir. Ve AKP o işgali meşrulaştırmaya çalışmaktadır.
Türk, Irak’ta ABD işgali ve Kürt istilası altında yerinden yurdundan olmaktadır.
Türk, PKK terörü altında inlemektedir. Doğu ve Güneydoğu hızla PKK’nın kontrolü altına girmektedir.
Türk, sahil şeridi ve büyük şehirlerde Kürt göçü tarafından kuşatılmaktadır. Bu bölgeler hızla Kürtleşmektedir. Dolayısıyla PKK güçlenmektedir.
Ve Türk, Türkiye’de AKP’nin Kürt-İslamcı faşist iktidarının baskısı altındadır. AKP, Cumhuriyet tarihinin en “Türk düşmanı” iktidarıdır. Türk’ün etrafındaki kuşatma, bu iktidar yüzünden, gittikçe daralmaktadır. Atatürk yüzünden 20. yüzyılın başında amaçlarına ulaşamayan emperyalistler, Türk’ü yurdundan atmak için son kozlarını oynamaya başlamıştır.
Ama çok daha vahimi, bugün Türkiye’de milliyetçi olmak en büyük suç haline gelmiştir. Basın, edebiyat dünyası ve Türkiye’nin aydın birikimi, bir yandan AKP’nin Kürt-İslamcı baskısının, bir yandan da liberal-işbirlikçi akımın etkisi altındadır.
Sesi çok çıkan bu işbirlikçi aydınlar, “Ne Mutlu Türk’üm diyene” demeyi ırkçılıkla eşdeğer gösteriyor.
Milliyetçi olmak ve milli tavır almak aşağılanıyor, küçük görülüyor.
Üstelik milliyetçiliği istismar eden ülkücüler, mason Atatürkçüleri ve Avrasyacılar da Türklüğün savunulmasını içine sindiremiyor. PKK güçlenir, Kürtçülük yaygınlaşırken, bütün bu akımlar söz birliği edip “Türk-Kürt kardeşliği” propagandasına girişiyor. Bu yüzden “Türkiye Türklerindir” dediğimizde Kürtleri rencide etmekle suçlanıyoruz. “Hepimiz Mustafa Kemal’iz, Hepimiz Türk’üz” sloganını ise ırkçılık olarak algılıyorlar.
Görüldüğü üzere, Türk, tarihinin en büyük kuşatması altında.
Gönderde kendi bayrağımız dalgalanıyor ama, milli kimliğimizi savunamaz hale getirildik.
Kendi ülkemizde esir hale düştük.
Ancak Türk, esir yaşayamaz. Bu cendereden çıkmasını bilecektir.
Türk olamayan, Türklüğü savunamayan sahte milliyetçilikleri bir bir yırtıp atacak, gerçek milliyetçi akımı oluşturacaktır.
TÜRKSOLU’nun ortaya koyduğu gerçek milliyetçilik anlayışı, Türk’ün kurtuluş müjdesidir.
90 yıl önce kimsenin umudu yokken Mustafa Kemal bunu başarabilmişti.
Şimdi Türkiye, çok daha zor koşullarda. Ama biz daha şanslıyız. Çünkü Türk’e anlatabilecek, cesaretlenmesini sağlayacak bir 19 Mayısımız var.
Yeni bir 19 Mayıs için Atatürk’ün 19 Mayısını Türk’e anlatmak, Atatürk gibi Türk’e gitmek, gerçek milliyetçiliği örgütlemek boynumuzun borcu.
(Özgür Erdem, "Türk’ün dirilişi için Türk Partisi", TÜRKSOLU Gazetesi, sayı 236, 18 Mayıs 2009) |